Merhaba

http://aliziyacamur.files.wordpress.com/2011/03/kc4b1zc4b1lazcamur.jpg?w=202&h=245

Bu sitede dedikodu, köşe dönme tiyoları, magazin haberleri, ucuz siyaset tellallığı, futbol bezirgânlığı bulamazsın…

Bu sitede yaşamının sırtına yüklediklerini beyninden yüreğine aktaran, yüreğinden dökülenleri yazının büyülü ufkunda yıldızlaştırma çabasında bir insanın şiire, öyküye ve denemeye dönüşen emeği vardır.

Bu emeği görmek, okumak, eleştirmek için geldiysen başım gözüm üstüne; hoş geldin, sefa geldin!

Ali Ziya Çamur

KİMLİĞİM

Ateşin gölgesinde
Direnirim buzul çağrılara…
Cebimde şiirlerim,
Kilitlenmiş kapılara anahtar.
Acıya borcum yok,
Kuyudan yıldız çıkarmak
Derdinde hiç değilim…
Yıldızları ekerim şiirimin yakasına,
Kederlerin köşebaşlarına telgraf çekmem.
Acılarıma ve mutluluğuma
Halkın sureti
Düşürülmüştür bir kez.

Ali Ziya Çamur

Yüzler Ve İnsanlar


 

İnsanlarla ilk karşılaşmamızda yüzlerine dikkat ederiz. Çünkü yüzler, bizim için karşımızdaki kişinin kartvizitidir. Çünkü kimi düşünürlere göre yüzler, insanların ruh dünyalarının bir aynasıdır.

Her yüzün kendine göre bir öyküsü vardır. Sevgilerin, acıların, kuşkuların, güvenin ya da güvensizliğin, umudun, olgunluğun ya da hamlığın gezindiği mekânlardır yüzler. Okuruna göre değişen bir kitaptır da diyebiliriz yüzler için.

Kimi okumak gereği duymadan bakar o kitaplara; kimi okuduğunu zanneder de anlayamaz. Kimisi de duyarak, düşünerek inceler yüzlerden yansıyan görüntüleri. Bu nedenle toplumsal yaşamda karşılaştığımız insanların yüzlerini okuyabilmek; başarının temel anahtarlarından biridir.

Yüzler insan ruhunun aynasıdır dedik de, aynı zamanda insan bakışlarının gezi alanlarıdır. Ama gün olur bir yüzde kendimizi buluruz. O yüzün aydınlığı yaşantımıza benzersiz bir ışık saçar. İşte o zaman gezimizin en önemli molalarından birini vermiş oluruz. Bu aydınlık yüz, umutlandırır bizi, yüreğimiz kıvançla dolar. Bu yüzün arkasında bencillikle yapılmış bir kavganın izleri vardır. Doğal olarak bu kavganın galibi içtenlik ve insancıllıktır.

İnsan yüzleri, şuna ya da buna göre farklı algılanabilir. Bu durum, bir görüş ya da beğeni sorunudur. En önemlisi, o yüzden çıkarsadığımız anlamdır. Bizi saran, varlığımızı sevinç ve mutlulukla dolduran bir anlam. Farklı düşünmek, insanlığımızı çözülüşe uğratır, acılarımızı yoğunlaştırır. Gerçekleri gizler, sevgileri kara bir ambalaj ardına kilitler. Bu yüz kimi zaman sevdiğimiz bir dostun, kimi zaman bir sevgilinin, kimi zaman da hoşgörü perdesiyle bakmağa tahammül edemediğimiz insanların yüzüdür. Ama yine de her yüzden çıkaracağımız bir sonuç vardır.

İlk önce bizi etkileyen, yüzlerle gelen dostluklardır. Bakarsanız, ya birden sarar, çeker kendine. Ya da üşütür, kovar sizi. Her yüzün söyledikleri farklı farklıdır. Elbette ortak noktalarda bileşenler de bulunur. Bunların içinde bizi en çok etkileyenler, olgun insanların yüzleri ve kötü etkilerle bozulmamış olan, içtenliğin ışığı içinde parıldayan yüzlerdir. Bu yüzlerin birinde uygarlığın yansımasını, diğerinde atık sularla kirletilmemiş bir pınar suyunun arılığını buluruz.

İnsanların dünyalarına önce yüzlerinden gireriz. Kişi kendini nasıl gizlerse gizlesin, gene de yüzündeki gerilme ve kıvrılmalardan; duygu ve düşünce dalgalarından kendini açıklar. Soyguncu, hortumcu, despot yüzlerle sevecen, insancıl, toplumcu yüzleri pek az bir yanılgı payıyla anlayabilmek mümkündür. Kim parasına güvenerek başkalarını ezmeye çalışır? Kim her ne kadar candan ve yakın görünse de kişisel çıkarları ortaya çıktığı zaman acımasızlaşır? Kim köprüyü geçene dek ayıya dayı demeyi göze alır? Kim bencilliğin fosseptik çukurunda insanlığını yitirme pahasına kâr ve kazanç peşinde koşar. Kim halkın çıkarlarını savunur görünüp kendisinin ve takımının cüzdanını şişirmeye çabalar? Hepsini yüzlerden okumak mümkündür. Ne kadar cambaz, ne kadar madrabaz olursa olsun yüzündeki hileli gülüş kendini ele verir. Sözgelimi bağnaz yüzleri tanımak çok kolaydır. Çünkü geleceğin gemileri onların iskelesine uğramaz. O yüzde, muştular getiren yolcuları göremeyiz. Onların yüzleri, ağaçsız yamaçlara benzer. Makiler bile tutunamazlar üzerlerinde.

Kimi zaman da çocuk yüzlerine takılır kalırız. Sevincin, mutluluğun, coşkunun yanında korkuyu, kaygıyı da kolayca okuruz onların yüzlerinde. Ne yazık ki son zamanlarda hep korkulu, kaygılı çocuk yüzleri görmeye alıştırılıyoruz. Nasıl unutabiliriz, gözlerinde korku şimşekleri çakan Afganlı kızın yüzünü. Hiç unutmak mümkün mü ateş çemberinin ortasında kafasından kanlar akan Iraklı çocuğun yüzündeki korkuyu. Gazete fotoğraflarının bir özelliği ortaya çıkıyor burada. Bu fotoğraflar yüzleri olduğu kadar duyguları da donduruyor, kalıcılaştırıyor.

Kimi zaman bir sanatçının fırçasından ya da objektifinden yüzler yansır yaşamımıza. Ama bu yüzlerde çoğu kez genciyle, yaşlısıyla, çocuğuyla Anadolu insanının onurlu duruşları; yoksulluklarına, yalnızlıklarına karşın umut, alçakgönüllülük ve insancıllık vardır. Doğayla ve yaşam koşullarıyla verdikleri zorlu kavganın izleri vardır.

Bir de şu kendini beğenmişlerin yüzleri var ki, ne kadar bakarsanız bakın, insanî bir sıcaklık bulmak çok zordur. İçtenlik yoksulu, soğuk, ürkütücü, sevgisiz…. İlle de tepeden bakmak isterler. Ama bu bakışlarının kendilerini ne kadar küçülttüğünü fark edemezler. Yaşamları zorlukların dışındadır. Kurnazdırlar. Parmaklarını bir kez yakanıza geçirseler, vay gele hâlinize. Sesleri, gülüşleri, bakışları yapaydır. Yüzlerinin her kıvrımında güvensizliğin fayları döşelidir.

Evet, sessiz konuşmalar ağır basar yüzlerde. Yüzlerin kurduğu tümceler, en usta yazarın kaleminden çıkan tümcelerden daha etkilidir. Dilerim günlerin yolculuğu içinde karşınıza çıkan yüzlerin tümü bencillikten, kötülükten arınmış; içtenlikli ve özgeci olsun. Bencil, bağnaz, hükmeden ve kendini beğenmiş bir yüzle karşılaştınız mı takmayın. Bırakın o yüzler, bencilliğin fosseptiğini kulaçlasın dursun. Sizler, aydınlıklara, güzelliklere ve sevgilere uçurtmalar uçurun.

ALİ  ZİYA  ÇAMUR

Umudum Süt Beyazı

 

Sancılı ebenin gebe baldırlarında
kesildi göbeği kırmızı bereketin.
Çatlamış bir toprak inilti
Arpa yaydık, nen çaldık çatal düşlere.

Arlanmaz bir avuç taşladı gökyüzünü.
Tuzladı siluetler bozkırda bakirliği.
Yıldızlar korosuna sızdı
aysız, arsız bir gölge,
çizdi defter yapraklarında şiirlerin üstünü…

Mürekkebi bastılar kanadına hür kelebeğin,
Türedi korkular tüketti kördüğüm örtüleri,
Terledi duraksız rüzgârların alnı.
Safrasını sarıverdi tepemize kör tarih

Kirler kinleri doğursun kendi karasında,
Üre-dursun varsın yalancı mevsimler
kavruk diplerinde kepir toprağın.
Sır destelerinde sığ ihanetler
zakkum uçlarından sırıtsın.
İzmarit kokusunda kendine bunalsın
gecenin poşetli köseleri.
Biz reddi miras talep ettik Zeus’tan.

Gölge tutmaz umudum süt beyazı,
bir ak kağıda sağıyorum
kalemimden kanayanı,
damla damla,
harami ayazlara .

Ali Ziya Çamur

Emerikın Kahvesi


Bugünlerde bana kahve demeyin hiç. Ne geldiyse başıma kahve yüzünden geldi. Bir kahvenin kırk yıl hatırı eskidenmiş. Amerikan kahvesi çıktıktan beri kahvede hatır da kalmadı. Zaten Amerikan adının girdiği neyin tadı var ki?… Amerika nede tat bıraktı ki?….

Geçenlerde birkaç dostumla birlikte yemeğe gittik. Yemek deyince, hele akşam yemeği deyince tabi ki yanında içki de bitiveriyor. Rakıya da yeni zam gelmiş. Çivi çiviyi söker örneği tatlı söz, güler yüz ve sohbetle içkinin buluştuğu güzel bir gece yaşadık. Güzel bir müzik içinde bulunduğumuz ortamı daha da renklendirmişti.

Ruhlarımız demini, sözlerimiz kıvamını buldu diyorduk ki salondan gök gürlemesi gibi bir ses yükseldi. Rakının şişede durduğu gibi durmadığını kavrayamayanlardan birisi mikrofonu kapmış, içkiyle birlikte dışa vurmuş olan iç dünyasının fırtınasını bir türkünün anasını ağlatarak dışarı fırlatıyordu. Bir söyler geçer dedik. Ama galiba bizim toplumsal kültürümüzde var, mikrofonu kapan bir daha bırakmak istemiyor. Benzeri örneğini meclis toplantılarında, televizyonlardaki tartışma programlarında çok görmüştürsünüz. Kafası iyice dumanlanan arkadaş mikrofonu bırakmak bilmiyordu.

Her masa, kendi duygu ve düşünce fırtınası içinde burgaçlandığından kulak da asan yoktu. Ama bizim Osman hemen ayağa fırlayıverdi.

-Yahu bırakın kafamızı patlatmasını ama bin yıllık kültürümüzün katline dur diyecek bir kimse yok mu?

Ortalık bir dalgalandı, bir duruldu. Baktık ki işin sonu tatsızlaşacak, ağır ağır buradan palamarları çözelim, demir atacak başka bir liman bulalım dedik. Hesabı tuzlu yerinden ödeyip kalktık. Dışarı çıkınca başka bir tartışma başladı. Kimisi,

-Başka bir yerde devam edelim, dedi.

Kimisi ,

-Yeter, benim evden aldığım iznim bu kadar, dedi.

Kimisi,

-Gelin bir işkembe çorbası içelim, tuzlama ya da şirdenle midemizi bastıralım, dedi.

Kimisi,

-Hesabı tuzlu ödedik, bir de tuzlamaya ne gerek var? dedi.

Mustafa,

-Arkadaşlar, haydin falanca yerde birer kahve içelim; yarım kalmış sözümüzü tamamlayıp evlerimize dağılalım, dedi.

Tamam deyip bir kafeden içeri daldık.

Gelen garsona birer az şekerli söyleyelim dedik ama aldığımız cevap, sinirlerimizi daha da yamulttu;

-Abiler bizde Türk kahvesi yok, isterseniz birer emerikın kahvesi yaptırayım.

Osman yine fırladı ayağa:

-Yahu Amerika sadece Kuzey Irakta kafamıza çuval geçirdi diyorduk; şimdi gelmiş ta buralara; keyfimizin, zevkimizin başına çorap mı örecek. Türk vatanında Türk kahvesi içemeyecek miyim? Ben Amerika’nın da…….. amerikan kahvesinin de ta…….. diye söze başlayınca ağzını kapattık. Kafası gözü patlatılan türküden sonra bir de kahve skandalı Osman’ın ulusallık ayranını iyice köpüklendirmişti. Bir tatsızlık çıkmasın diye dışarı yöneldik.

İbrahim,

-Ben bir elimi, yüzümü yıkayayım, deyip lavaboya yöneldi.

Biz dışarda İbrahim’i beklerken, içerde bir hareketlenme oldu. İçeri daldık. Zayıf, kısa, ince yapılı birisi, biz gittikten sonra emerikın kahvesini höpürdetirken arkamızdan söylenmeye durmuş:

-Bir Türk Malı tutturmuşlar gidiyorlar; yerli malı yurdun malı okul müsamerelerinde kaldı artık –gerçi şimdi oralarda da kalmadı ya- bırakın keyfimizi emerika veriyorsa versin, ne olur yani. Bak önce vahşi Afganları eğittiler, şimdi de Araplara uygarlık götürüyorlar, bir de bize gelseler de şu geri kafaları uygarlaştırsalar. Keyif meyif bırakmıyorlar insanda…. Sarhoş olduklarına bakmasam tuttuğum gibi dördünü de……

Derken lavabodan dönen 1.90’lık İbrahim, bu emerikın hayranının yakasını toparlayıp Rihter ölçeğine göre 7.8 şiddetinde sarsmaya, sallamaya başlamış. Biz de içeri girince kıyamet koptu. Kafenin içinde küçük ölçekli bir emerikın-Türk harbi başladı. Biz emerikın yanlılarını bulmuşken Amerika’ya olan tüm hıncımızı; sadece bizim değil, Amerika’nın ezdiği tüm mazlum ulusların hıncını çıkarmaya başladık.

Tabi işin sonu sizin de tahmin edeceğiniz gibi karakolda bitti. Emerikıncılarla birlikte nezareti boyladık. Onlarla aynı odaya koyulunca emerikıncılar feryada başladı:

-İnsan hakları yok mu? Bizi bu barbarlarla neden aynı odaya kapatıyorsunuz. Can güvenliği istiyoruz…

Biz beri yanda İbrahim’le Osman’ı zor zaptediyoruz. Sabaha kadar Türk-emerikın soğuk savaşı sürdü. Sabahleyin ifadelerimizi aldılar. Görevliler, her iki tarafın da ifadesini soğukkanlılıkla aldı. Kafe sahibi zarar-ziyan tespiti yaptırdı. Kafede bir milyardan fazla zarar vardı, inen camlar, kırılan sandalyeler, masalar…. Görevliler, bir bizim sıradan memur kılığımıza, bir de Nike ayakkabılı, yabancı yazılar bulunan yabancı markalı tişortları bulunan emerikıncılara baktılar. Biri gizlice bana göz kırptı:

-Maç kaç kaç bitti? Ben,

-Dört sıfır, deyince, görevli, emerikıncılara ve bize,

-Bu işi burada kapatın, koca koca adamlarsınız, kafe sahibinin zararını birlikte ödeyin, dedi.

Emerikıncılar,

-Ama biz dayak yedik, mağduruz, şikâyetçiyiz diye tutturunca… görevli,

-Ortada ağır tahrik var; “Türk” ismine tecavüz var, iş oraya varırsa okkanın altında siz kalırsınız, diye çıkıştı. Emerikıncılar yelkenleri indirdiler.

Neyse bizi uzlaştırdılar ama içemediğimiz Türk kahvesi bize beş yüz milyona patladı. Bundan sonra bana hiç kahve sözü etmeyin, kahve de ısmarlamaya kalkmayın. Rize çayı nemize yetmiyor.

Ali Ziya Çamur

Fırtınadan Sağarım Yangınlarımı

Yanıtların kopya başka sorudan
Hangi serüvene düğümlü kıblem
Çıkmaz yokuşları sallar doğrudan
Çimen belleğimde bu saydam gizem

Derin pususunda dirilir sular
Bileyler dalgada sabrını bahar
Acıyı yüklenir kör makaralar
Gözlerin karanlık, kuytu bir ünlem

Gözlerin namludur, yivlerinde ben
Haberci türküler tütüyor yelden
Sır kaplı mektuba tutsak bu beden
Her duruşun bana yakıcı sitem

Yüreğimi deler hasret burgacı
Gıcırdar beynimde sessiz bir sancı
Tütüyor yalnızlık yürek yakıcı
Gün yüzünü bekler acı bir çiğdem

Yorulan yüreğim gazele döner
Göçük altındayım ışığım söner
Dayanmak kolay da katlanmak hüner
Usturadır artık yaramda merhem

Çınlar doruğumda hoyratça sesin
Ben bozlağa durur akarım gergin
Omuzumdan düşer arzum tedirgin
Avucumda bekler sessiz bir matem

Düğümlü hevesler çözülmek bekler
Dehlizler karanlık sezilmek bekler
Bir sözün yüreğe kazılmak bekler
Bitsin dudağında artık bu özlem

Geçit vermez anlar tohum patladı
Bozuldu imgeler, gül bayatladı
Sabrın varoşunda taşlar çatladı
Tükenir rüzgârım kapanır perdem

Yüreğimde karlar vadiye indi
Düdenler taştı da, deniz silkindi,
Dağlar ayaklandı, toprak devindi
Işığını göster dursun bu deprem

RÜZGAROĞLU sevdan ateşten gömlek
Prangasız tutsak yüreğim ürkek
Sağayım sevgini yıldızlardan tek
Yürek fırtınamı durdursun meltem

Işıklı Öğütler-5

 

13.
Eğer hiç öğrenmiyorsak,
Uzaktan geçiyorsa bilginin yolu,
İnsanları sevsek de boş ;
Açılır çılgınlık kapıları.
Bilgiyi sevsek de boş,
Bizle dolar tembellik kuyuları.
Dürüstlüğü sevsek de boş,
Dalgalıdır eleştiri kıyıları.
Cesareti sevsek de boş,
Bunaltır düzensizliğin ayıları.
Gücü ve erki sevsek de boş
Artık vahşetten kurtulamayız.
Eğer çok uzaksak öğrenmelere
Bilin ki yaşamak bomboş!

14.
Konuşmaya değer olanların
Vurmalı ışığı sana.
Söyleşmeyi bitirmezsen onlarla
İnsanları yitirirsin.
Değmeyenle konuşma,
sözcükleri çekirdek doldurmayanla.
Yitirirsin gizini sözcüklerin.
Bilenler,
Ne insanları yitirir,
Ne sözcükleri.

15.
Dosdoğruysa kişiliğin,
Dürüstlük çemberindeyse her eylemin,
Sen vermesen de emir,
Her şey rayında yürür.

Doğruluktan uzaksan,
Dürüstlüğe tuzak kurmaksa çaban,
İşler yürümez,
Seni kimse dinle dinlemez.
Mezardan kalksa da öz baban!