Merhaba

https://aliziyacamur.files.wordpress.com/2011/03/kc4b1zc4b1lazcamur.jpg

Bu sitede dedikodu, köşe dönme tiyoları, magazin haberleri, ucuz siyaset tellallığı, futbol bezirgânlığı bulamazsın…

Bu sitede yaşamının sırtına yüklediklerini beyninden yüreğine aktaran, yüreğinden dökülenleri yazının büyülü ufkunda yıldızlaştırma çabasında bir insanın şiire, öyküye ve denemeye dönüşen emeği vardır.

Bu emeği görmek, okumak, eleştirmek için geldiysen başım gözüm üstüne; hoş geldin, sefa geldin!

Ali Ziya Çamur

KİMLİĞİM

Ateşin gölgesinde
Direnirim buzul çağrılara…
Cebimde şiirlerim,
Kilitlenmiş kapılara anahtar.
Acıya borcum yok,
Kuyudan yıldız çıkarmak
Derdinde hiç değilim…
Yıldızları ekerim şiirimin yakasına,
Kederlerin köşebaşlarına telgraf çekmem.
Acılarıma ve mutluluğuma
Halkın sureti
Düşürülmüştür bir kez.

Ali Ziya Çamur

Reklamlar

Ali Ziya Çamur Blog 2014 in review

WordPress.com istatistik yardımcı maymunları bu blog için bir 2014 yıllık raporu hazırladılar.

İşte bir alıntı:

Bir San Francisco teleferiği 60 kişi kapasitelidir. Bu blog, 2014 içinde yaklaşık 1.300 kez görüntülendi. Eğer bu bir teleferik olsaydı, bu kadar çok kişiyi taşımak için yaklaşık 22 tur atacaktı.

Raporun tamamını görmek için buraya tıklayın.

ÇOCUK OLMAK İSTEYEN ÇOCUK!

Virginie Charamnac.evetutsakçocuk

 Güneş yakıcı sıcaklığını hissettirmeye başlamıştı. Ceketler, kazaklar artık ağır geliyordu. Anamurlular, yine baharı yaşayamadan yaz çıkagelmişti. Rüzgâr her yana çiçek ve kekik kokuları yayıyordu. Denizin çırpıntısı azalmış, mavi kıvrımlar yüzme isteği uyandırıyordu. Kırlar gelinciklerle, ormanlar karabaş çiçekleriyle süslenmişti. Gökyüzünün maviliğinde ak bulutlar, ak köpüklü Akdeniz’e selâmlarını sunuyordu. Kuşların yaşama sevgisi saçan türkülü cıvıltıları her yerden duyuluyordu.

Çocuk, bir masanın başına kıstırılmıştı. Akşama dek daha çözmesi gereken bir sürü test vardı. Güneşin perde arasından odaya sızan ışınları, çiçek kokuları, kuş sesleri çocuğun dikkatini dağıtıyor, testlere odaklanmasına engel oluyordu. Dışardan içeriye taşan çocuk cıvıltıları da odaya dek uzanıyor, çocukta çözümü güç bir ikilem oluşturuyordu. Akşama dek doğanın güzelliğinden yararlanamadan odaya kapanmak, sonunda anne-babadan bir kuru aferin almak mı yoksa dışarıdaki dünyaya karışmak, çocukluğunun tadını çıkarmak mı?

Gözlerini yumdu, odasına dalan güneş ışınları onu parlak ve tatlı bir dünyaya getirdi. Tüm çocuklar el ele oyunlar oynuyorlar, şarkılar söylüyorlardı. Uzun ak saçlı yaşlı bir adam yaklaştı yanına.

“Merhaba, ben Albert Einstein, fizik bilgini…” dedi. Çocuk, “Okulda çok mu çalışkandınız? Mutlaka öğretmenleriniz sizi çok seviyordu.” dedi. Einstein, bir kahkaha attı: “Yok canım, matematik öğretmenim, bundan adam olmaz diye beni okuldan attırmıştı.”

Çocuk şaşırdı, “Yaaa!” dedi.

Başka biri yanına yaklaştı. Çocuk, “Ben sizi tanıyorum, ansiklopedimde resminizi görmüştüm. Ne kadar çok buluş yapmışsınız? Hangi kolejde üniversitede öğrenim gördünüz?” Adam, “Ben Edison, dört yüzden fazla buluşun sahibiyim. Ama ben de geri zekâlı diye okuldan atılmıştım.” dedi. Çocuk, “Nasıl böylesine önemli buluşlar yapan bilim adamları olabildiniz? diye sordu. İkisi birlikte yanıtladı: “Hayatı tanıyarak, anlayarak, çevreyi ve doğayı gözlemleyerek, güçlüklerden yılmayarak…”

Bu düşler içindeyken açılan sokak kapısının gürültüsü ve annesinin ayak sesleri onu uyandırdı. Tekrar kalemi eline aldı, defteri-kitabı önüne çekti. Annesi, odasına kapıyı vurmadan girdi. Masanın üzerine bir göz gezdirdi. Bir çığlık fırlattı. “Sen sabahtan beri ancak dokuz test mi çözdün? Ne bu gevşeklik! Baban senin için dershanelere avuç avuç para ödüyor. Yediğin önünde yemediğin ardında… Sen adam olmak istemiyor musun? “

Çocuk artık daha fazla dayanamadı. Gözlerinden yaşlar boşanırken elindeki kalemi fırlattı. “Haayyyıırrr!” dedi. “Ben şimdi adam olmak değil, çocuk olmak istiyorum! Tamam mı? Çocuuuk.çooocuuukkk!” Dışarıya koştu, oyun oynayan mutlu çocukların arasına katıldı.

 

 

 

 

 

AZÇAMUR

 

ASİ ÇAĞRILARDA KÜKRÜYOR RÜZGÂR

GUY COLWELL.polise direnenler

Tutuştu öksede akıtılan kan
Kanlı yıldızları öfke ürküttü
Yüreklerde kuyulanan uğultu
Taşırdı bardakta son damla sütü

İhanet süzüldü oturumlarda
Yalama kalemler kör yorumlarda
Çığlıklar, kuyusuz uçurumlarda
Yırtıyor kapısız her tereddütü

İnsanın yazgısı kitli pimlere
Yarasa telâşı sinmiş timlere
İşkenceler akar dar resimlere
Bu borsada eller vicdan öğüttü

Minnet pazarında panik ezildi
Doğrular yanlıştan bir bir süzüldü
Sağır tespihlere antlar dizildi
Öfke, nefret, isyan sabrı çürüttü

Bakışlarda mayın, yürekte mühür
Kumul denkliğinde arzular özgür
Kulaklar sağır mı, gözler kör müdür
İp puştun elinde, tuzu kokuttu

Asi çağrılarda kükrüyor rüzgâr
Kendi büklümüne döner anahtar
Arınırken beyinlerden tortular
RÜZGÂROĞLU bir gün sürülür kötü!

 

AZÇAMUR

 

ŞİİR VE KAR

 

KevinMac Neal. karlıdağlarveyollar

Kış bastırdıkça bastırıyor ak ve kalın abasını ülkemizin üstüne. Sanki yıllardır baskı, zulüm ve yoksulluk çemberinde inim inim inleyen dünya insanlarının gözyaşları gibiymişçesine seller akıyor üzerine üzerine kirli dünyanın.

Para tutkusu ve aç gözlülüğün kararttığı dünyayı, doğa ana kimi gözlerden sakınırcasına kardan ak bir örtüyle örtüyor. Kar, gözümüzü ve gönlümüzü şiir bahçesine akıtıyor. Dağlara vuran karla birlikte kar şiirlerinin kervanı akıyor gözümüze…

Büyük şair gibi sanki karlı kayın ormanında geceleyin bir yürüyüşe çıkıyoruz ve efkârlıyız. Uzanacak ve uzatacak bir el arıyoruz.

A.M. DRANAS,  karla birlikte bizi başka evrenlere sürüklüyor: “Kardır yağan üstümüze geceden / Yağmurlu, karlı bir düşünceden / Ormanın uğultusuyla birlikte / Ve dört nala dümdüz bir mavilikte / Kar yağıyor üstümüze inceden”

Nevzat ÇELİK,  eve tutsak bir çocuğun gözüyle bakıyor karlara:”evimin önü yokuş / sokağımı kar tutmuş / al da uç gözlerimi / kanatları gümüş kuş / al da uç”

Cahit KÜLEBİ, karı ve kışı biraz daha karamsar karşılar: “Karanlık kış günü akşamüstü / Bırak kendini sokaklara / Git bakalım gittiğin kadar! / Freni bozuk kamyonlar gibi.”

Ahmet TELLİ,  en güç durumda da umudunu korur:“Buz rengindeyse bile günler, / donuk ve pusluysa da öfke / donmuş bir yeryüzü değildir / yaşamın bütün bir görüntüsü /…./Donmayan bir şey kalmıştır / düşüncenin sımsıcaklığıdır o / damarlarındaki devinimi duy / ve suyun buz altındaki akışını / Soluğun yetebilecek mi dersin / kendinden başkasına da biraz…”

Şiirsel görüntülere çevirelim biraz da gönül kameramızı. İki Temmuz Sıvas’ında yaktığımız Behçet AYSAN, bir ressam titizliğiyle aktarıyor duygularını: “savrularak inceden / yumuşak dokunuşlarla / serpilip avuç avuç usta vuruşlarla / bir çini karanfil / bir atlastan şal / sağdı puslu bulutların gri hüznünü / çatlayan yüreklerin nar kabuğu testisine / sevdalı bir gülücüğün yeşim taşlı peçesine / ve öveçler’de / bir evin gecekondu bahçesine / yağdı ilk kar.”

Acaba güneyli şairler ne söylemiş? Antalyalı Metin DEMİRTAŞ, “Tepelerde benek benek kar mendilleri” diye uzaktan kar’a sevgisini dile getirirken, ben garip de “Çam dallarında kar / ovalarda / başağa durmuş buğday / bulutlar ıslak / dağlar aklığın yapayalnızlığında tutsak / akar kar suları /ıslık ıslığa…” dizeleriyle  Akdeniz’den kar izlenim ve duygulanımlarını betimliyor.

Söze omunla başladık, yine yolun sonunu Nazım’la bağlayalım: “Ayışığı renginde kar, / keçe çizmelerim ağır. / İçimde çalınan ıslık  / beni nereye çağırır.”

 

AZÇAMUR

IŞIKLI ÖĞÜTLER-6

 

 

Agatino Cappella.kızılgüneş

 

15.
Zoru yenmek bir olay.
Yapması zor olan şeyden
Çok söz etmek
Olmamalı kolay!

16.
Karşına çıkacaktır elbette yarın
Annen, baban için yaptıkların.
Bugünden sözünü ve eylemini seç,
Yaşam sahnesinde roller değişecek er geç.
Uymuyorlarsa eylemleri isterlerine
Tepeden göstermeden kendini öğütle.
Öğüdüne direnirlerse ,
Boyun eğ, saygı göster
Onları seviyorsan eğer.

17.
Bir bilgeyle kesişmese de yolun
Örnek insanlarla buluş.
Hiç iyilerle rastlaşmasan da
Tutarlı insanlarla görüş,
Bu yeter.
Ellerinde olmayanı var gibi gösterenler,
Bilmediklerini bilemeyenler
Tutarlı olamazlar.

KONFÜÇYÜS’TEN ŞİİRLEŞTİREN: AZÇAMUR

KALK

şafaktadiriliş

Ey dost!
Sürüklediğin rüzgârın alnımızda çiçekleşen tozu,
Nakşeylesin zakkum kokusuna gül sevdamızı.
Susturulduğumuz ıslıklardan tornistan
Yazıver yeni baştan, yeniçağın kantosunu.
Dökülsün karşımıza kara aynanın sırları,
Yıkılsın teker teker de olsa
Küresel rezaletin duvarları…

 

Senden bana esen rüzgâr
Açıyor dilimin barlanmış bağını.
Ötelerin ürpertisinde saklı uçuk söylenceler
Sönmüş yanardağlarından akıyorlar beynime.
Kuşkuş kanatlı illegal dizelerin;
İnce bir günaydına açılan penceremden
Apansız düşüyor sokaklara boydan boya…

 

Dost, atomları bırak âlimler parçalasın,
Sen başla özden önce kırmaya
Önyargının altın tasını…
Yadırgı sarkıntılar paslanadursun
Çöz de palamarını kara gecenin
Demliğimizde tutsak ederken uykuyu
İnce belli bardaklarda
Yudum yudum içelim yıldızları.

 

Varsın yakamıza yapışan eli olsun hayatın
Ter yaşamanın sırmalı izi,
Simini hangi nehir yıkayabilir?
Ensesiz bir akşama düşürürüz inadı,
Sarmalarız sabaha düştaban ağrıları,
Ökçesiz meydanlarda…
Simdi göremediğimiz düşülkemizde
Seller ve bentler şaşkın uyumda
Yokuş ve inişler ayni tezgâhta
Atkılar ve çözgüler yıldızlara paralel
Dostlar ırmak, kardeş göl
Pişmiş aşka su katılmaz sevdalarda
Sevenlerin karasevdası yıldızlara tutsak çöl
Artık cezri istenmeyen bir meddir dünya

 

Dost!
Kulaklarımızda bir Balkan havası essin gürlesin
Sen Lorke’ye duranda ağırdan hızlı,
Bizim düşlerimize hangi horon yetişsin?
Sesin sesime el versin hele, dele dele karanlığı,
Çıkrığımızda çıkmayacak ay mı var kuyulardan?
Kan uykularda dımdızlak bağlanmışsak,
Nasıl uyur, halk?
Kalk,
Seninle söksün şafak!

 

AZÇAMUR